Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Go Back   ForumSevgi > Genel, Kültür ve Sanat > Felsefe

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 02-19-2012, 13:26   #1

Admin
 Efsunkar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 •» Mesajlar: 16.840

 •» Konular: 14219

 •» Kayıt: Jan 2012

 •» İlişki durumu: İlişkisi Yok

 •» Durum: Efsunkar isimli Üye şimdilik offline konumundadır

 •» :

 •» Rep Grafiği: Efsunkar is an unknown quantity at this point

Seviye: 76 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 2830 / 2830
Güç: 2081 / 2081
Deneyim: 49%

Standart Korku Ütopyaları/ Ters Ütopya(Distopıa)

Efsunkar 'in Mesajı
Distopya olumsuz ütopyadır .Totaliter ve baskıcı toplumları ifade eder.
Bürokrasi ve teknolojiye karşıdır.Bunların birey kişiliğini nasıl yokedeceğini kurgulayarak ders verme amacıyla yazılmışlardır.

Cesur Yeni Dünya/Huxley



İlk iki romanında çok canlı ve alaycıdır Huxley’in üslubu.
İngiliz roman geleneğindeki hicvi sonuna kadar kullanır.

Toplumsal yaşamı ve bu yaşamın tutsak ettiği insanları ince bir mizahla edebiyata yansıtırken, bilim-kurgusal yapıtı Cesur Yeni Dünya’nın temellerini hazırlamıştı sanki. Gerçekten de bu romanı, yazıldığı dönem için fazlasıyla karamsardı.
1932 tarihinde, henüz teknolojik gelişmelerin başlangıcında, Huxley, insanlığın kendi yarattığı bu teknoloji ürünlerinin kölesi olacağını ve insanların pek çok değerli özelliğini yitireceğini vurguluyordu.


Hikaye basit aslında; Yıl -teknolojinin her şeye üstün olduğunu simgeleyecek biçimde- Ford’dan sonra 632...
Standartlaştırılmış, mutluluk hapları ile stresten arınmış, cinselliği biçimsel olarak özgürce yaşayan, tarihin bütünüyle yadsındığı, kitapların hiç bulunmadığı, en büyük eğlencenin elektronik golf olduğu, çocukların laboratuarlarda dünyaya gelip toplum tarafından topluma uygun biçimde yetiştirildiği, her dakikası planlanmış bir hayat süren dünyalılar arasında bu ruhsuzluktan memnun olmayanlar da vardır.
Üst düzey bir görevli olan Bernard da mutsuzdur; aşkı, düşünceleri farklıdır. Bunalmıştır makineleşmekten.
Sevgilisi Lenina’yı da yanına alarak tatilini geçirmek için vahşilerin bölgesine geçer. Bernard’ın sever göründüğü, Lenina’nın ürküp yadsıdığı vahşiler diyarından, Linda ve Linda’nın oğlu John’u da yanlarına alarak geri dönerler.

Vahşi dünyada her nasılsa saklı kalmış birkaç kitaptan şiirler okuyup duygusal olarak etkilen John, kısa sürede medeni dünyada popülerleşir. Dahası Bernard da onu bulup çıkardığı için pastadan payını alır.

Medeni dünyanın bir zamanlar duygulu, romantik ve değer adamı pozlarındaki Bernard, bu parıltılı hayatı pek sever, Jojn ise davetler, partiler , gezilerle geçen günlerde “medeniyete” uyum sağlayamaz bir türlü. Lenina’yı sever, ama zihnindeki -bir kaç metinden edindiği- aşk algısı, onunla ilişkiye girmesini engeller.

Üstelik annesi de aşırı dozda uyuşturucudan komaya girmiştir. Neredeyse zorunlu olan uyuşturucuların çocuklara bile verildiğini gören John, öfkesinden çılgına döner, uyuşturucuları tahrip etmeye çalışır, ama halkın onu anlamaya niyeti, romantik kahramanlara ihtiyacı yoktur. Linç edilmekten zor kurtulur John. Sistem onu, onu getiren Bernard’ı ve arkadaşları şair Helmholtz’u aforoz eder. John, bir adada kendi dünyasına çekilip teknoloji ürünlerini kullanmadan yaşamayı tercih etmiştir. Ancak toplum peşini yine bırakmaz, seyirlik bir yaratık gibi davranır John’a.

Böyle bir gecede istemeden Lenina’yı öldüren John, kendisini de asar. Cesur Dünyada duygulu bir insana yer yoktur...


1984/ Orwell



Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır.


George Orwell, “1984” adlı ünlü romanında bugün hepimizin kullandığı “soğuk savaş”, “büyük birader”, “düşünce polisi” kavramlarını dünya diline kazandırdı.


Kırklı yılların sonunda kafasını hiç bir gizlisi kalmamış, tümüyle saydam hâle getirilmiş insan tipinin vizyonuna takan George Orwell, mutlak kontrol ile bu saydamlığı sağlayan süper devlete kitabında “Okyanusya” adını yakıştırmıştı. “Büyük Birader”in yönetimindeki bu devlette, yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralar olan, insanların attığı her adımın, sarfettiği her sözün resmî makamlarca nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmaktaydı söz konusu romanda..

Günün birinde, Winston Smith adlı genç bir memur, bu durumdan sıkılır ve kurtulmanın yollarını arar. Önce evinde gözetlenmesi mümkün olmayan bir köşe bulmaya çalışır. “Evinde bir sürü hile uygulayarak gözetlenmemeye çalışan Smith ardından, doğanın, sevgilisiyle özgürce buluşabileceğini sandığı, sakin bir köşesine sığınır. Daha sonra çareyi, kapağı bir eskici dükkanına atmakta bulur. Çünkü bu kuytu mekanların izlenmesine ihtimal vermemektedir. Çok geçmeden eskici dükkanının bile Büyük Birader’in gözetiminde olduğu ortaya çıkar ve ihbar sonucu burada yakayı ele verir.”

Roman kahramanı Winston Smith ve sevgilisi Julia’nın aşkı, Tanrı tarafından gözetlenen ve sonunda cennetten kovulan Adem ile Havva’nın hikâyesini çağrıştırır. Roman boyunca her ikisi de birbirlerine sadık kalmayı, kendi düşüncelerine sadık kalmaktan daha değerli tutarlar. Zihinsel olarak ele geçirildiklerinde bile duygusal bağlarının kopmaması onları canlı tutan tek şeydir. Fakat sonunda onu da yitirirler. Zihinsel olarak canlı tutan tek şeydir. Fakat sonunda onu da yitirirler. Zihinsel olarak beslenmeyen sevgilerinde duygu da kalmaz. Devlet bunun üzerine beynini yıkayarak Simith’in özgürlük aşkını yok eder, hatta sonunda Büyük Birader’i sevmesini bile sağlar. “1984”ün kahramanı Winston Smith’in gelecekten tek beklentisi Büyük Birader’ den nefret ederek ölmektir. Bu sayede ruhunun ölene dek canlı kaldığından emin olabilir. Yalnız ve özgür insanın her zaman yenildiği bir dünyada yalnız ve özgür olmak ister. Halbuki parti birçok şeyin yanı sıra bireyselliği de yasaklamıştır. Her birey sadece partinin bir uzantısı olarak düşünülmelidir.

Ülkenin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”dir. Büyük biradere karşı hiçbir eylemin yapılmadığı, hiçbir düşüncenin ifade edilemediği ülkede, devletin tek endişesi yurttaşların kafalarında Büyük Birader’e karşı teknoloji ile bütün yurttaşların hayatını yakından denetlemekte, kafasında şüpheli düşünceler geçenleri kolayca belirleyerek, kısa zamanda yok etmektedir. Büyük Birader muhalifi yok edilen insanların geçmişleri de devlet arşivlerinden silinmekte, bunlar artık yaşamamış kabul edilmektedir.

Devletin bir resmî ideolojisi vardır: İngsos. Bütün yurttaşların İngsos’un ilkelerine bağlı olması zorunludur. Vatandaşların resmî ideolojiye bağlılıkları sürekli kontrol ve test edilir. Rejimin iç ve dış düşmanları vardır. Bütün vatandaşlar bu iç ve dış düşmanlara karşı sürekli uyanık olmak zorundadırlar. Goldstein, rejim düşmanı hain, her kötülüğün arasındaki isimdir. Rejimin en önemli hedefi “Goldsteincılığın kesin ve tümden yok edilmesidir”... Her gün rejim düşmanlarını lanetlemek için “iki dakikalık nefret” uygulaması yapılır... Ayrıca “Nefret Haftası” denen yılın bir haftasında rejim düşmanları daha yoğun olarak lanetlenir. Bu kutlamalarda sık sık bir marş söylenir: Duyguların yoğunlaştığı anlarda sık sık söylenen bir nakarattır bu. Büyük Birader’in bilgeliğine ve görkemine adanan bir ilâhîdir, ama daha çok, halkın kendi kendisini hipnoz etmesi, bilinçlerin ritmik bir ses yardımıyla, istemli olarak bastırılmasına yarar.

Romandaki “düşünce polisi”nin insanları konrol için kullandığı gözetleme mekanizması, aslında kitabın yazıldığı kırklı yıllarda hayal ürünü olmaktan öteye gitmese de günümüzün sunduğu gerçekler, Orwell’in tasavvur edebildiklerini çoktan geçti bile.
Tek boyutlu toplumun ve düşüncenin oluşturulmasında en önemli araçlardan biri de kuşkusuz “dil”dir. Dil zenginleştikçe, düşünce de zenginleşir. Orwell 1984 adlı eserinde bu düşünceden hareket ederek, partinin yeni bir dil yaratma çabasından söz eder. Buna göre, eski dilin kelimeleri, “iskelet haline” getirilinceye kadar kesilip biçilecekti. Amaç, Örneğin, “iyi” kelimesinin tersi olan “kötü” kelimesi kullanılmayacaktı. Bunun yerine “yokiyi” öneriliyordu. Yine, “iyi” kelimesinin derecelerini belirten kelimeler de kesilip biçiliyordu yeni dilde. Örneğin, “Mükemmel”, “mümtaz” yerine, “artıiyi”, “katmerliiyi” gibi kelimelerin kullanılması düşünülüyordu: “Neticede iyilik ve kötülük kavramı gerçekte tek kelime ile elde edilecekti.”

Düşünce hayatını yok etmek ve ülkenin geçmişiyle ilişkisini koparmak için ülkenin dili tahrip edilmekte, sürekli yeni kelimeler üretilmekte, halk içeriği boşalmış kelime ve kavramlarla birbirini anlamadan konuşmaya zorlanmaktadır. Eski kavramlardan ve eski kelimelerden arındırılan yeni dilin adı “Yenikonuş”tur. Yenikonuşun temel ilkesi düşüncenin tüm türlerini olanaksız kılmak, düşünme sınırlarını daraltmaktır. “Sonunda düşünce suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak sözcükler kalmayacak. Gerek duyulan her kavram tüm eşdeğer sözcüklerinden sıyrılarak, anlamı kemikleştirilmiş tek bir sözcükle anlatılacak... sözcük sayısı her yıl biraz daha azalacak ve bilincin alanı her yıl biraz daha daralacak... Dil yetkinliğe ulaştığı zaman devrim tamamlanmış olacak...” Yeni sonuçta bütün kavramların içi ya hiçbir şey ifade edemeyecek şekilde boşaltılmıştır veya tamamen tersi kavramlarla doldurulmuştur. Mesela savaş bakanlığının adı “Barış Bakanlığı”dır; rejimin işine gelmeyen gerçeklerin inkarı ve saptırılmasıyla görevli bakanlığın adı da “Doğruluk Bakanlığı”dır...

Orwell dilinin tek özelliği, kuşkusuz, kelime sayısının azaltılması değil. Belki de bundan daha da önemlisi, kelimeleri karşıtı ile açıklamak suretiyle, onları anlamsızlaştırmaktır.

1984 yılı romanı bugün okuyanlar için kendi hatıralarının olduğu bir zaman dilimidir, geçmiş zamandır, o yılla ilgili kendi yaşadıklarını düşündürür, fakat romana yazıldığı zaman açısından baktığımızda sadece tarihi roman değil, aynı zamanda bir kehanet kitabı olarak da görmemiz devlet, barış, teknik, bolluk ve adalet devleti mi, yoksa tamamiyle “polarize” olmuş (kutuplaşmış), her hareketin planlandığı, kontrol edildiği, gözetlendiği, Orwell’in “1984”te tasvir ettiği “Büyük Birader”in totaliter devleti mi olacaktır?


Orwel, "1984" adlı eserinde despotizmin (zorbalık) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yaşam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir.

Orwel bu eserinde, gelecek üzerine korkularını dile getirmiştir. İnsanları, modern dünyayı etkileyebilecek sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek istemiştir.


*
İngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistan'da doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanya'ya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatı'na girdi. 1928'de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londra'da geçen günlerini anlattı. İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonya'ya Selam (1938) adlı kitabında aktardı.

Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin `İngiltere'nin Bilinci' olarak nitelendirdiği Orwell'in Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londra'da öldü.



Otomatik (Mekanik) Portakal/Anthony Burgess


Stanley Kubrick'in sinema perdesine taşıyarak ölümsüzleştirdiği Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) kitabı, 20. yüzyılın klasik eserlerinden birisi. Geceleri çetelerin hüküm sürdüğü sokaklar ve güvenliğin kalmadığı sokaklardaki çetelerden birine üye olan Alex'in sancılı büyüme sürecinin anlatıldığı kitap, şiddetin doğallığı ve bunun devlet otoritesiyle bastırılmasının muhtemel sonuçları üzerinde duruyor.

Alex, ergenlik çağındaki her genç gibi kendini toplumda kabul ettirmek istemektedir. Bu varoluşunu ispatlamak için ise şiddeti kendine yöntem olarak seçmiştir. Geceleri yaşlı insanları pataklamak, dükkanları soymak ve hanelere girip kadınlara tecavüz etmek Alex'in ve çetesinin gündelik uğraşları arasındadır. Farklılaşmak adına kendine özgü argo bir dil geliştiren ve arkadaşlarıyla bu dili kullanan Alex, çetede liderlik arayışına girince grup üyeleri tarafından dışlanır. Liderliğini ispatlamak için tedbiri elden bırakması da tutuklanmasına sebep olur.

Alex, devlet tarafından ehlileştirildikten ve şiddet uygulama refleksini yitirdikten sonra toplumun içine yeniden salındığında ise, varoluşunu ispatlayabildiği yegane insanların geçmişte şiddet uyguladığı insanlar olduğunun farkına varır. Ailesi onun varlığına katlanamadığı için, Alex'in yerine başka birini evlerine almış, adeta 30'lu yaşlarındaki bu adamı evlat edinmişlerdir. Politikacılar ise, onu kendi kişiliğinden bağımsız olarak bir politika malzemesi olarak görmektedirler, onun yok olmasının yaratacağı sansasyonel etkiyi, var olmasına tercih etmektedirler.

Anthony Burgess'in, Alex'in yaşadıkları üzerinden tartışmaya açtığı kavramların ilki, sistemin tektipleştirdiği ve doğal reflekslerini yok ettiği insanlardır. Burgess, kitabın başlığına Otomatik Portakal başlığını koymasının nedenini şöyle açıklıyor: "...ona (insana) mekanik bir varlığa göre kanunlar ve kurallar dayatma girişimine karşı kalemden kılıcımı kaldırıyorum." Burgess kitabında, makinleşen insanlardan oluşan bir toplumun bireylerinin, özgür iradeyle hareket etmelerinin imkansızlığına değiniyor. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da totaliter sistemlere ilerleniyor. Bu ilerleyişte kaçınılmaz bir çatışma söz konusu: Hukukun soyutluğu şiddeti artıran bir unsur olarak ortaya çıkarken, artan şiddet toplumsal mutabakatın oluşmasını önlüyor ve soyut hukuka daha geniş alanlar açıyor. Sorunun kaynağında ise ahlaki değerlerin unutulması yatıyor; çünkü bu boşluğu doldurmak adına devletin hukuki (Alex'in tutuklanması) ve gayrı hukuki uygulamaları (Alex'in polislerce dövülmesi) devreye giriyor.

Tartışmamız gereken diğer bir sorun da şiddetin yok edilmesinin ne kadar gerekli olduğu. Şiddetin içgüdülerimizle olan ayrılamaz ilişkisi göz önüne alındığında, şiddetin devlet tarafından yok edilmesi durumunda, doğal hazlarını kaybetmesi söz konusu olacaktır. Ayrıca insanın müzikten edebiyata, sanatsal yaratım sürecinin de sekteye uğrayacağını öngörmek gerekiyor. Alex'in tedavi sırasında izlediği filmleri televizyon başında her gün izleyen bizler, ister istemez bir çaresizlik hissine kapılmaktayız. Düzenin değişmezliğine olan inancın yaratım sürecine vurduğu sektenin sonuçlarını çevremizde şimdiden görmekteyiz; ancak elimizden Alex'in sorduğu gibi "Ee, ne olacak şimdi?" diye sormaktan başka bir şey de gelmiyor.

Dünyanın liderliğini ele geçirmek adına atom bombası kullanarak, ahlak dışı bir yöntemle egemenlik elde eden ABD'nin uygulamalarını gördüğümüzde, şiddetin dünya üzerinde güç elde etmenin bir numaralı yöntemi olduğunu görüyoruz. Sürekli gelişmeyi kendine hedef seçen insanoğlu, şiddetin azaldığı bir dünyada yaşamayı düşünürken, atom bombasını icat etmekten, Nazileri iktidara getirmekten de geri kalmıyor. Bu ilerleme sürecinde insanoğlu, yok etme ve saldırganlık iç güdüsünü ehlileştirebilir mi? sanıyorum bunun gerçekleştirilmesi için çevrenin baskısıyla oluşan toplumsal ahlakın yerine, bireylerin kendi seçimleriyle oluşturdukları bireysel ahlakın geçmesi gerekiyor.
*

Kaynak:
Otomatik Portakal - Anthony Burgess, İş Bankası Yayınları
Şiddet- Cogito Dergisi Sayı 6-7, Yapı Kredi Yayınları






Efsunkar 'in imzası



Sözü akıl ile söyle,bilgi ile süsle..

Konu Efsunkar tarafından (02-19-2012 Saat 13:30 ) değiştirilmiştir.
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:36.

Powered by vBulletin® Version 3.8.4 Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0
-> ForumSevgi üzerinde bulunan materyallerin kaynak gösterilmeden farklı forum sitelerinde paylaşılması yasaktır.
-> T.C.K'nın 125. maddesine ve 5651 sayılı kanuna göre forumda bulunan içeriklerden, içeriği üreten bireyler sorumludur. Hukuksal boyutlara varan durumlarda iletisim[at]forumsevgi[dot]com adresiyle yazışmalarınızı gerçekleştirebilir ve sakıncalı içeriğin ForumSevgi sisteminden kaldırılmasını sağlayabilirsiniz. Tüm e-postalar, en geç bir hafta içerisinde işleme alınıp dönüş yapılmaktadır.
-> ForumSevgi sevgiyi, aşkı bilen, yaşayan ya da yaşamış olan herkesin katılabileceği ve yararlanabileceği bir platform, bize göre mütevazi bir ailedir.